Balığın duası
Sabahın erken saatleri ile akşamın o güneş battığı anında
çakışıyor öykülerimiz. Anlatacağım bir ayrılık bir de kavuşma hikayesidir
sizlere. Kimimizi evimizden alıkoyan,
kimimizi de evimizde belki de olmaz denecek şekilde birleştiren bir hikaye… Sular yaşlı balıkçının kayığına vuruyor sakin bir şekilde. Henüz
uyanmamış İstanbul. Deniz de esnememiş uykusundan uyanıp. Hala kül rengiyle
gözlerini kapatmış uyuyor İstanbul’un kalbinde. Balıkçı biliyor, biliyor ki
nazik davranmak gerek denize. O henüz büyümemiş bir kadın çünkü. Güzelliklerini sunmasını istemek için tatlı
dilli ve sabırlı olmak gerek. Sabır dünyadaki en zor ve değerli erdem,
beklemesini bilene… İçerde bir yerde
ufak balıklar gıdıklıyorlar denizi pullarıyla. “Hadi uyan artık” diyorlar. Geceleri onlar da sıkılıyor çünkü derinlerde.
Akıntı da olmasa çekilir durum değil onlar için, onlar da haklı ne yapsınlar. Merak
ediyorlar güneşi, güneşin tazecik ışıklarının o gün nasıl da suyun yüzeyinde
parlayacağını. Kayık sallanıyor bir o yana bir bu yana. Sanki ibadet ediyor
kadim göğün altında. Şükrediyor bir o yana bir bu yana. Nedir bizi buna
sürükleyen, bilinmez. Ama her gelenin bir gideni oluyor. Gelen güzellikler daha
da bir iyilikle uğurlanıyor bu kayıkta. Fırtınalar
da oluyor kimi zaman. Ama balıkçının içinde mi kopuyor yoksa denizi mi dövüyor
yağmur bilinmez. Görünmeyen bazen daha güçlü oluyor, görünenden ziyade… Nasırlı elleriyle ağını geriyor balıkçı,
ilmek ilmek dokunuyor içinden bir türkü tutturuyor. Denize yatırıyor ağını
uykuya yatırır gibi çocuğunu. İlerliyor böylece deniz üzerinde kayık,
sallanıyor bir o yana bir bu yana. Şimdi bekleyiş başlıyor. Göğü izliyor bir
çift yaşlı göz. Güneş İstanbul’a geldi gelecek. Bulutlar kızarmaya başlıyor,
altın huzmeler yırtıyor karanlığı sakince. Bu güzelliği görmek yaşamın yongası,
yaşa be adam dedirttiren şey. Tazeleniyor gün yeniden, insanın içine huzur
doluyor. Eğilip ellerine su alıyor, denizle yıkıyor yüzünü. Böylece günaydınlaşıyorlar
yariyle balıkçı. Biraz utangaç ikisi de. Her sabah iki gencecik kalp
çarpıntısıyla birbirlerini selamlıyor deniz ile balıkçı. Zaman akıp gidiyor böylece. Balıkçının içine garip bir hüzün
dolmaya başlıyor. Biliyor ki ağında şimdi bir sürü can oynaşıyor. Meraklı bir
sürü balık güneşin damlalarını yakalamak için çıkarlarken yüzeye ağına
takılıyorlar balıkçının. Elini yavaşça suya daldırıyor balıkçı. Onlara neden
yaptınız diye soruyor usulca, neden peşine düştünüz ışığın… Bir ufak balık
kurtulup da eline düşüyor balıkçının. “Sen, sen olsan aramaz mıydın karanlıklar
içindeki ateşi? Bir aydınlıktı bizi çağıran, biz de bunun peşi sıra gider
dururuz. Ateşe uçan pervaneler gibi, biz de ışığın peşinden gideriz. Sakın
üzülme sen. Hangimiz pişman olabilir ki bu güzellikten? Yanmak değildir asıl
mesele ya da ölmek, bizler ışığın peşinden giderken başka bambaşka bir dünyanın
içine gireriz. Ateşin içindedir pervane artık, huzuru bulmuştur, bakıp da iç
geçirme sakın. Sen bizim avcımız değil canımızı kabul edensin.” Balıkçı elinde
küçük balığa eğilmiş öylece onu dinliyor bir süre. Balık ağırlaşan hareketlerle
kasılmaya başlıyor. Gözleri başka bir yere bakıyor, başka şeyler görüyor artık.
Son çırpınışlarında balıkçıya dua ediyor balık “Pulum kadar paran olsun …” Balıkçı ağını toplamaya başlıyor böylece. Ağına takılan her
balık gülümseyerek hep bir ağızdan aynı duayı ediyorlar balıkçıya. Güneş daha
bir parlıyor gökyüzünde, vapurlar işliyor bir o yana bir bu yana. İçlerinde bir
sürü insan, binlerce hayat akmaya başlıyor tekrar bu şehirde. Balıkçı her
dönüşünde karma karışık iniyor karaya. Sanki ayakları toprağın altına giriyor. Onu
görenler iyice yaşlandı diyorlar, yalnızlık zor diye söyleniyorlar ardından. Oysa
bilmiyorlar, balıkçı özgürlüğünü bırakmış denizin koynuna, almış dualarını
yanına ilerliyor. Hayat nefes aldığımız sürece akmıyor bizim için. Hayat varlık
sahamızın ederi kadardır. Bunun için ellerimizi, gözlerimizi görmenize gerek
yoktur. Balıklar ölüyor bir yaşlı balıkçının elinde ama hala varlık sahalarını terk
etmiyorlar. Belki onlar da bilmiyorlar ne anlamı var bu hayatta varlıklarının,
sadece denizi mi sevindiriyorlar sabahları ya da bir balıkçının ekmeğinin
sebebi mi oluyorlar. Bundan fazlasının olduğu kesin. Bir apartmanın çok da önemli olmayan bir dairesinde o akşam
evde balık yapılıyor. Birbirlerinin çok da umurlarında olmayan aile bireyleri
ne hikmetse o akşam evde balık varsa hep beraber sofrada oluyorlar. Çünkü balık
soğuk yenmiyor pek. Hemen piştikten sonra gelin diyor herkese. Oturun şöyle etrafıma ben size kendi hikayemi
anlatayım. Kocaman bir denizin içindeydik biz diyor ve anlatmaya başlıyor
balık. Aslında onu dinlememeleri pek de üzmüyor balığı. Çünkü o an fark ediyor ki
bambaşka bir anlamı olmuş artık onun. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor
onu yiyenler, biri diğerinden bir şey istiyor ve belki de o ufacık balık onlara
tekrar bir aile olduklarını öğretiyor. Ufak yanar döner pullarıyla bir balık,
yaşlı bir adama hayatı, denize bereketini, onu alana ve yiyenlere de paylaşmayı
öğretiyor. Kendisi de varlığının nefesle ölçülmediğini anlıyor. “Pulum kadar güzellik
dolsun hayatınıza” balığın duası budur bizlere…