« Önceki |

29/11/2009

Balığın duası

Sabahın erken saatleri ile akşamın o güneş battığı anında çakışıyor öykülerimiz. Anlatacağım bir ayrılık bir de kavuşma hikayesidir sizlere.  Kimimizi evimizden alıkoyan, kimimizi de evimizde belki de olmaz denecek şekilde birleştiren bir hikaye…

Sular yaşlı balıkçının kayığına vuruyor sakin bir şekilde. Henüz uyanmamış İstanbul. Deniz de esnememiş uykusundan uyanıp. Hala kül rengiyle gözlerini kapatmış uyuyor İstanbul’un kalbinde. Balıkçı biliyor, biliyor ki nazik davranmak gerek denize. O henüz büyümemiş bir kadın çünkü.  Güzelliklerini sunmasını istemek için tatlı dilli ve sabırlı olmak gerek. Sabır dünyadaki en zor ve değerli erdem, beklemesini bilene…  İçerde bir yerde ufak balıklar gıdıklıyorlar denizi pullarıyla. “Hadi uyan artık” diyorlar.  Geceleri onlar da sıkılıyor çünkü derinlerde. Akıntı da olmasa çekilir durum değil onlar için, onlar da haklı ne yapsınlar. Merak ediyorlar güneşi, güneşin tazecik ışıklarının o gün nasıl da suyun yüzeyinde parlayacağını. Kayık sallanıyor bir o yana bir bu yana. Sanki ibadet ediyor kadim göğün altında. Şükrediyor bir o yana bir bu yana. Nedir bizi buna sürükleyen, bilinmez. Ama her gelenin bir gideni oluyor. Gelen güzellikler daha da bir iyilikle uğurlanıyor bu kayıkta.  Fırtınalar da oluyor kimi zaman. Ama balıkçının içinde mi kopuyor yoksa denizi mi dövüyor yağmur bilinmez. Görünmeyen bazen daha güçlü oluyor, görünenden ziyade…  Nasırlı elleriyle ağını geriyor balıkçı, ilmek ilmek dokunuyor içinden bir türkü tutturuyor. Denize yatırıyor ağını uykuya yatırır gibi çocuğunu. İlerliyor böylece deniz üzerinde kayık, sallanıyor bir o yana bir bu yana. Şimdi bekleyiş başlıyor. Göğü izliyor bir çift yaşlı göz. Güneş İstanbul’a geldi gelecek. Bulutlar kızarmaya başlıyor, altın huzmeler yırtıyor karanlığı sakince. Bu güzelliği görmek yaşamın yongası, yaşa be adam dedirttiren şey. Tazeleniyor gün yeniden, insanın içine huzur doluyor. Eğilip ellerine su alıyor, denizle yıkıyor yüzünü. Böylece günaydınlaşıyorlar yariyle balıkçı. Biraz utangaç ikisi de. Her sabah iki gencecik kalp çarpıntısıyla birbirlerini selamlıyor deniz ile balıkçı.

Zaman akıp gidiyor böylece. Balıkçının içine garip bir hüzün dolmaya başlıyor. Biliyor ki ağında şimdi bir sürü can oynaşıyor. Meraklı bir sürü balık güneşin damlalarını yakalamak için çıkarlarken yüzeye ağına takılıyorlar balıkçının. Elini yavaşça suya daldırıyor balıkçı. Onlara neden yaptınız diye soruyor usulca, neden peşine düştünüz ışığın… Bir ufak balık kurtulup da eline düşüyor balıkçının. “Sen, sen olsan aramaz mıydın karanlıklar içindeki ateşi? Bir aydınlıktı bizi çağıran, biz de bunun peşi sıra gider dururuz. Ateşe uçan pervaneler gibi, biz de ışığın peşinden gideriz. Sakın üzülme sen. Hangimiz pişman olabilir ki bu güzellikten? Yanmak değildir asıl mesele ya da ölmek, bizler ışığın peşinden giderken başka bambaşka bir dünyanın içine gireriz. Ateşin içindedir pervane artık, huzuru bulmuştur, bakıp da iç geçirme sakın. Sen bizim avcımız değil canımızı kabul edensin.” Balıkçı elinde küçük balığa eğilmiş öylece onu dinliyor bir süre. Balık ağırlaşan hareketlerle kasılmaya başlıyor. Gözleri başka bir yere bakıyor, başka şeyler görüyor artık. Son çırpınışlarında balıkçıya dua ediyor balık “Pulum kadar paran olsun …”

Balıkçı ağını toplamaya başlıyor böylece. Ağına takılan her balık gülümseyerek hep bir ağızdan aynı duayı ediyorlar balıkçıya. Güneş daha bir parlıyor gökyüzünde, vapurlar işliyor bir o yana bir bu yana. İçlerinde bir sürü insan, binlerce hayat akmaya başlıyor tekrar bu şehirde. Balıkçı her dönüşünde karma karışık iniyor karaya. Sanki ayakları toprağın altına giriyor. Onu görenler iyice yaşlandı diyorlar, yalnızlık zor diye söyleniyorlar ardından. Oysa bilmiyorlar, balıkçı özgürlüğünü bırakmış denizin koynuna, almış dualarını yanına ilerliyor.

Hayat nefes aldığımız sürece akmıyor bizim için. Hayat varlık sahamızın ederi kadardır. Bunun için ellerimizi, gözlerimizi görmenize gerek yoktur. Balıklar ölüyor bir yaşlı balıkçının elinde ama hala varlık sahalarını terk etmiyorlar. Belki onlar da bilmiyorlar ne anlamı var bu hayatta varlıklarının, sadece denizi mi sevindiriyorlar sabahları ya da bir balıkçının ekmeğinin sebebi mi oluyorlar. Bundan fazlasının olduğu kesin.

Bir apartmanın çok da önemli olmayan bir dairesinde o akşam evde balık yapılıyor. Birbirlerinin çok da umurlarında olmayan aile bireyleri ne hikmetse o akşam evde balık varsa hep beraber sofrada oluyorlar. Çünkü balık soğuk yenmiyor pek. Hemen piştikten sonra gelin diyor herkese.  Oturun şöyle etrafıma ben size kendi hikayemi anlatayım. Kocaman bir denizin içindeydik biz diyor ve anlatmaya başlıyor balık. Aslında onu dinlememeleri pek de üzmüyor balığı. Çünkü o an fark ediyor ki bambaşka bir anlamı olmuş artık onun. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor onu yiyenler, biri diğerinden bir şey istiyor ve belki de o ufacık balık onlara tekrar bir aile olduklarını öğretiyor. Ufak yanar döner pullarıyla bir balık, yaşlı bir adama hayatı, denize bereketini, onu alana ve yiyenlere de paylaşmayı öğretiyor. Kendisi de varlığının nefesle ölçülmediğini anlıyor.

“Pulum kadar güzellik dolsun hayatınıza” balığın duası budur bizlere…

29/11/2009

Bildiğim

Sıkışık bir alanda olmak kimine göre güven veren, kimini de geren bir duygu aslında. Belki de bu, o alandan kurtulma ihtimalinize göre değişiyor. Eğer oradan kurtulacağınızı bilirseniz, yani olasılığı umudundan daha fazlaysa; o an duyduğunuz his, aslında varlığınızın daha geniş olduğudur. Ve size haksızlık yapıldığını düşünürsünüz. Yapılan haksızlık, sıranızın gelmemiş olmasıdır. En azından benim kuyruğumda çok arkalarda bir yerlerdeyim ben. Şu an hala süblimleşmeyi bekliyorum ama işin kötü tarafı ilk anımla son anımın kardeş olmaları. Özgürlük; çok farklı sınırlar içerisinde, aynı şeyi ifade etme biçimi şu an benim için. Şimdi bu anlattıklarım size karışık geliyor olabilir. Ama benim de elimden bu geliyor ancak. Çünkü ben de bir bedenin içindeyim. Ama sizden farklı… Yani burada bu cümleyi kullanma amacım farklı. Aynı cümle, birazdan göreceksiniz ki aslında çok başka anlamlara gelebiliyor. Siz şu anda bütün o giydiğiniz önyargıları kullanıp, evet bu bir insan diyorsunuz değil mi? Ama üzgünüm, yanılıyorsunuz. Şimdi o cümleye geri dönüp tekrar okuyun lütfen. “ Eee evet  bu bir insan” dediğinizi duyar gibiyim. Bir bedenin içinde olmak… Ama ben bir insan değilim. Benim adım kelime. Daha doğrusu henüz olmamış bir kelimeyim. Sonsuzluğum şu an dosyalandığım yerden kaynaklanıyor, diğer sonsuzluğum ise çıkmayı beklediğim ağız kapısından sonraki anlarda başlıyor.

Hepinizin yolları var, gittiğiniz. Ben de henüz gidemediğim yolumu anlatıyorum size. İşte süblimleşme isteğimin, var olma isteğimin sebebi, söylenmek! Beni çekip çıkarttığınızda kendi özgürlüğümden, hiç gocunmam size inanın. Çünkü eğer o özgürlükten mahrum bırakılıyorsam, bu yine özgürlüğüm içindir. Yani beyinden, havaya… Başlangıç ve bitiş aslında aynı şey ise, aradaki evrelerin sizin için bir önemi var mı? Eğer yoksa şimdiden söyleyeyim devamını okumayın. Sizi ilgilendirdiğini sanmıyorum çünkü. Düşünmeden söyleyin kelimelerinizi. Ama bilin ki bu eksik bir özgürlüktür bizim için. Başında aslında var olamamış bir özgürlük. O yüzden bilgeler önce düşün, sonra konuş derler size, siz anlamasanız da…

Bir kısmınız hala merak ediyor, demek ki aranızda ısrarcılar da var. Bunu okumak istiyorsunuz yani. O zaman da küsüyorum size ister istemez. Beni okumak ilginç gelirken, söylemek neden zor geliyor ki? Özgür bırakın beni, o zaman size bunu daha uzun anlatabilirim belki, hatta bir roman olurum kim bilir… Ne dersiniz, “seviyorum” demek bu kadar zor mu hala sizin için?

29/11/2009

otobüssel akvaryum

Gözlerimi kapatıyorum şu an ve başka bir boyutta hissediyorum kendimi. Otobüs sanki bir illüzyon içinde hareket ediyor. Büyük okyanustayız şimdi.  Önümüzde mavi bir tünel… O kadar çok balık var ki, sanırım artık insanlar hiç balık yemiyor. Ama omega 6 almamız gerek. Acaba ben bu yolculuktayken yeni bir formül mü bulundu bununla ilgili. O kadar çok balık var ki suyun içinde değil de balıkların içinde ilerliyoruz. Mesela tavandaki kapaktan içeri pullar dökülüyor. Güneş ışığıyla beraber bir sürü renk alazlanıyor pulların üzerinde. Hani eski kült eğlence ikonu vardır ya dönen disko topu. Ona benziyor minik pullar. Bu gördüğüm gerçek değil dimi? Biri beni uyandırmalı!

5/11/2009

DİSÜTOPİK

Kolsuz, bacaksızlar şehri—rakım 0.00 nüfus 25570350926

Yerlerde sürünüyorum bir süredir. Böyle daha kolay oluyor. Arada bir denk gelirse belki, etine dolgun bir solucan yiyorum. “Yer çekimi” yok aslında “yere yapışım” var şimdi. Ve yere yapışım bütün kanunların da üzerinde hayatta kalabilmek için. Tırnaklarım uzadı hemencecik, yaşayabileyim diye. Kazıyorum toprağı, ah evet orada öğle yemeğim. Güneş sırtıma yapışmış, yanıyorum. Midem bozulmuyor bu yüzden. En azından buna sevinebilirim. Yakaladığım ufak tombul solucanı sırtıma yapıştırıyorum. Ama bu pis bir iş. Toprağı kazarken genellikle açlıktan gözüm dönmüş olduğu için dikkatsiz oluyorum. Ve tırnağım yırtıyor onun pembe zarını. İçinden sarımsı sümüğe benzer bir sıvı çıkıyor. Eğer büyükse yakaladığım hafif yeşile çalıyor bu sıvı. Kaçmasını istemiyorum tabii ki yemeğimin, bu yüzden çekiyorum geri kalanını topraktan. Sırtıma yapıştırıyorum ağzımın suyu aka aka. Akan su griye çalıyor. Sonra bir cızırdama ve ta taam yemeğimiz servise hazır. Sırtım ufak mide misafirlerimin sularıyla dolu. İrili ufaklı lekeler var kahverengi, sarı, kırmızı… Mönüm sırtımda yazılı aslında. Ama pişince çok doyurucu bir yemek bu. Önce ana yemek yemiş gibi oluyorum, sert bir dış zar. Sonra içi hala sıvı olduğu için yemeğin yanında çorba içmiş hissi duyuyorum. Genelde daha soğuk oluyor çorba ana yemekten, ama olsun, doymak güzel.

Günlerim gecelerim benim keyfime kalmış. Güneşi yere yassı bir şekilde sıkıştırıyorum geceleri. Ayı alıyorum yerden, delik kısmını ağzıma dayayıp gri nefesimi veriyorum içine. Eskiden olduğundan daha kirli artık ay. Sonra sırtıma koyuyorum onu serinlemek için. Sırtımdaki lekeler daha bir kalıcı oluyor bu sayede. Güvenilir bir restoran imajı vermeye çalışıyorum. “Mönümüzü değiştirmiyoruz. Neden mi? Bunlardan daha lezzetli bir şey yok da o yüzden.”  Hem bu sayede tırnaklarımın arasındaki sıvımsı pislik de kuruyup yere düşüyor. Hem bu çok faydalı benim için. Bu sayede daha çok solucan çekiyorum. Çürümüş irinin kokusuna geliyor hepsi.  Omurgamın şişmiş olan kısmına ulaşmaya çalışıyorum soğuduğumda. Hala canım yanıyor bu yüzden. Henüz kolsuz ve bacaksız kalmadım ama çevremdekileri gördükçe solucanların artık gün gelip biteceğine daha çok inanıyorum. Ama ben kendimi yemeye kollarımdan ya da bacaklarımdan başlamayacağım karar verdim. Omurgamdaki iliği emmek istiyorum önce. Şu toplam ana yemek ve çorbaların üzerine artık tatlı yemek istiyorum açıkçası.

Üzerime düştüğü anda yaşadığım acıyı tarif etmem çok zor. Ama bunu şansımın döneceğine dair bir işaret olarak kabul ediyorum. Hala uzuvlarım tam olduğuna göre gerçekten şanslıyım demektir. Bir çoğumuz öldü aslında. Nüfus baya bir kalabalık gözüküyor ama aslında öyle değil. Ölüleri gömmedik. Bazıları onları yiyorlar. Ama ben en çok solucan avlamak için kullanıyorum onları. İnsan eti yemeye hazır değilim henüz. Ölüler hep el altında zaten. Hoş elin altı mı var ki burada! Pat! Evet, sadece buna benzer bir ses düşün. Ama düşün ki bu ses Asya’dan dünyayı dönüp dolaşıp aynı ekoyu tekrar Asya’ya vermiş olsun.

Gökyüzü düştü. Beklemiyorduk bunu ama oldu. Ben de sağ kalanlardan biriyim. Ama çok sürmez bu durum. Her gümüz toprağa yapışık bir halde geçiyor burada. Kan kokusundan demir tadı alıyordum başlarda. İğreniyordum her şeyden. Şimdiyse alıştım, sevmeye başladım hatta şu anki durumumu. Daha da kötüsü gelecek çünkü biliyorum.

5/11/2009

İP

Bir ip salıyorum şimdi,

Parmaklarım pamuksu dokunuşunu hissediyor.

Yavaşça birinin gözlerine bağlıyorum ipi

Bu bir kadın…

Tanımadığım ama bildiğim,

Konuşmadığım ama gördüğüm.

Bir kadın…

Varlığı sen ile ben arasında,

Varlığım sen ile o arasında

 

İp dolanıyor şimdi

Onun saçlarından benim saçlarıma,

Benim gözlerimden onun bakışına,

Onun bakışından sana…

 

Seviyorsun sen bu ipi izlemeyi

Sana eski çocukluk oyunlarını hatırlatıyor.

Hani iki ele geçirip de ipleri

Abuk subuk şekiller çıkarttığımız…

Ben ve o, iple oynamaktayız.

Hangimizin şekilleri daha ilginç?

 

İzliyorsun sen,

Sen, ben, o

Bu abuk subuk dolanmış iplerle.

Göremediğim ama hissettiğim,

Söylemediğim ama bildiğim.

Bir kadın…

Senin dolandığın, ellerinden alıp da benim oynadığım.

Bağladın bizi birbirimize

Kendi oyununun meçhul oyuncuları olduk

Bilinmeyen rollerde üst düzey doğaçlamalar bunlar.

 

Saldığım ipi geri çekiyorum

Bir resim düşüyor elime, bir bakış…

Onun sana bakışı, benim sana bakışım,

Senin bize bakışın

Düğüm çözülmüyor…

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı